Mısır, Mezopotamya, Babil, Hint ve Çin uygarlıklarında geliştirilen bilimsel bilgi etkinliği, MÖ 6. yüzyıldan itibaren Antik Grek dünyasında daha ileri bir düzeye taşındı. Bu dönemde matematik, astronomi, biyoloji, tıp ve fizik disiplinlerinde uzun yıllar egemen olan başarılar sergilendi. Arkhimedes’in (MÖ 287212) matematiksel fizik, Apollonios’un (MÖ 262190) geometri ve astronomi,Eratosthenes’in (MÖ 276194) coğrafya, Hipparkhos’un(MÖ 190120) astronomi ve coğrafya disiplinlerinde geliştirdiği kuramsal ve deneysel çalışmalar, bu disiplinlerin kuralları tanımlanmış, yöntemleri belirlenmiş, içeriği son dereceiyi düzenlenmiş bilim dalları haline gelmesini sağladı. MÖ 3.yüzyıldan itibaren bu kuramsal araştırma geleneği, mevcutbilgilerin pratiğe uygulanmasıyla yeni bir evreye ulaştırıldı.Birçok önemli teknik araç Ktesibios (MÖ 285222), Philon(MÖ 2. yüzyıl) ve Heron (MS 1. yüzyıl) tarafından geliştirildive başlangıçta egemen olan saf araştırma geleneği, uygulama alanı olan bilgilerin toplumsal açıdan yarattığı ilginin vedikkatin etkisiyle başat bir konum kazandı. Buna karşılık MÖ30 yılından itibaren siyasi bir güç halini almaya başlayan Romalıların egemenliğiyle birlikte, bilimin kuramsal boyutugittikçe daha az önemsenmeye ve imparatorluğun fizikselgücünün gerektirdiği teknik araçgereç yapımının öne çıkarılmasıyla da unutulmaya başlandı. Başlangıçta bilgiye sahip olmak başlı başına bir erdem olarak kabul edilirken, giderek bilginin yararı tartışılmaya başlandı. Sonunda Batı, bilim yapılmayan, söylencelerin, safsatanın ve boş tartışmaların egemen olduğu, uzun sürecek bir karanlığa gömüldü.

Roma Dönemi

Bilimin Romalılar döneminde gerilemesi ve giderek yok olması elbette tesadüfi birdurum veya gelişme değildi. Tarihin gelişimçizgisi dikkatle incelendiğinde, bu duruma yolaçan pek çok neden olduğu görülür. Her şeyden önce Romalıların uygarlık sahnesine doğrudan doğruya barbarlıktan girdiğinin gözönünde bulundurulması gerekir. Etrüsklerinanayurtları olan Anadolu’dan getirdiği astrolojiyi ve kestikleri hayvanların karaciğerine bakarak geleceği okuma alışkanlığını devralanRomalıların, Grekler gibi deniz kıyısında kurulu bir kent devletleri uygarlığı geliştiremediği,aksine varlıklarını büyük ölçüde kültürel açıdan zayıf, savaşçı ve tarımcı bir toplum olaraksürdürmeyi yeğledikleri anlaşılıyor.İmparatorluğun merkezi olan Roma kentinin MÖ 753 yıllarında kurulduğu sanılıyor.Yüzyıllar boyunca bir varlık gösteremeyenRomalılar, MÖ 300’de güçlenmeye başladı.İtalya’yı, Yunanistan’ı ve MÖ 30 yılında daMısır’ı ele geçirdiler. Artık Roma İmparatorluğu Batı’nın tek egemen gücü olmuş, yeni birçağ başlamıştı. Bu toplum Etrüsklerden veRomalılardan oluşuyordu. Dilleri Latinceydi,Greklerden çok farklı bir dünya görüşleri vardı.Kültür düzeyi çok düşük olan bu toplum,bilim ve felsefe gibi üst entelektüel kültür unsurları adına neleri varsa hepsini Greklerdenaldı. Dünya görüşleri, insanın mutluluğunutemele alıyordu. Kolay anlaşıldığı ve insanınmutluluğunu işlediği için Stoa ve Epikür felsefelerini seçmişlerdi. Yunan bilimiyle de pratikte yararlanabilecekleri kadarıyla ilgilenmişlerdi. Bu nedenle monografik bilimsel çalışmalaryerine her konudan yüzeysel olarak söz edenansiklopedi türü eserler meydana getirmeyi önemsiyorlardı. Latinlerden ne önemli birmatematikçi, ne önemli bir astronom, ne deönemli bir doktor çıkmıştır. Çağın biliminekatkı yapmak şöyle dursun Grek’in kazanılmışbilgilerini bile yeterince izleyebilecek düzeydebir bilim adamı yetişmemiştir. Bu dönemdeyetişen ve bilime katkı yapan bilginler de Grekkökenlidir.Romalıların bilim anlayışını en iyi yansıtan düşünce, yarar ve yararlık fikrinin temelealınmasıdır. İnsanın daha mutlu bir yaşamsürmesi amacıyla yollar, hamamlar yapmışlar,bataklıkları kurutmuşlar, büyük mühendisler,hukukçular, asker ve yöneticiler yetiştirmişlerdir. Roma İmparatorluğu’nun su işlerini yöneten mühendis Frontinus (MS 40103), Roma’yaiçme suyu getirilmesinden, su kanallarındansöz ederek, bunların Greklerin heykelleri veMısırlıların piramitleriyle kıyaslandığında nekadar faydalı olduğunu vurgulamıştır. Ünlühatip Cicero da (MÖ 10643) Romalıların yaptığı işleri övdükten sonra, “Çok şükür RomalılarGrekler gibi yararsız işler peşinde koşmadılar”demiştir.

Faydacılığın Mutlaklaştırılması

Bilimin sonuçlarından toplumsal yarar eldeetmek, bilimsel çalışmaların teşvik edilmesindedoğal ve olması gereken bir tutumdur. Çünkübilimin amaçlarından biri de insanlığa faydalışeyler yapmaktır. Ancak Romalılar faydacılığıaşırılaştıran bir zihniyet benimsemişti. Bu dabilimsel çalışmayı sadece faydaya indirgemişve kuramsal araştırma duygusunun zamanlayok olmasına neden olmuştur. Bilime katkı yapacak çalışmalar giderek azalmaya ve sadecevar olanla yetinilmeye başlanmıştır. Yukarıdadeğinildiği üzere, henüz barbarlık evresindeyken bilginin yararını tartışmaya başlayan birtoplumda bilimsel zihniyet gelişmeyeceği gibi,bilim adına bilgi üretecek bireylerin yetişmeside olanaklı olmaz. Bilimin ve bilimsel zihniyetin yerleşebilmesi için öncelikle bireylerdebilimsel düşünce talebi yaratılması gerekir. Romalılar zaman zaman temas halinde olduklarıAkdeniz uygarlık merkezlerini fiziksel güçleriyle birer birer egemenlikleri altına aldıklarında,oralarda varlık sürdüren yüksek düzeyli bilimsel bilgileri alamadılar. Başlangıçta doğal olanbu durumu gidermek için yapılması gerekenbilim eğitimini kurumsallaştırmak olmalıyken,Romalılar bu tür okullar kurmadıkları gibi mevcut bilgiyi kullanma kolaycılığına kaçtılar. Dolayısıyla da kendileri yeni bilgi üretemediler vemevcut bilgilerden de gittikçe uzaklaştılar.Bu durumun en belirgin nedeni, Romalıların kuramsal çalışmadan çok gündelik yaşampratiğinin gerektirdiği konfora ve geniş halkkitlelerinin refahına yönelik organizasyonlaraönem vermesidir. Bu yüzden bilime büyük birkatkıları olmamış, ancak hastaneler, hamamlar, yollar ve su kemerleri yapımında başarılıolmuşlardır. Bu yüzden tarihe de Greklerinaksine kuramsal çalışmadan çok tecrübeyedayanan çalışmalarıyla geçtiler. Bu dönemdemühendislik alanının en gözde uğraş olmasınaşaşmamak gerek.

Zevk ve Eğlencenin Egemen Yaşam Biçimi Olması

Gündelik yaşam pratiğinin gerektirdiklerinitemel amaç gözeterek bütün yaşamı düzenlemenin tek bir amacı vardı: Mutluluk. Romalılarbu yaşam biçimini düşünsel olarak da temellendirmişti. Bu yüzden o dönemde toplumdayaygın düşünce modeli olarak öne çıkan iki felsefe vardı. Romalıları bilimden ve entelektüeletkinlikten uzaklaştıran bu iki düşünce akımıStoa ve Epikür felsefeleriydi.Stoa felsefesinin kurucusu KıbrıslıZenon’dur (MÖ 335263). Felsefenin temel görüşü insanı mutlu kılmaktır. İnsan bedeniyle deruhuyla da evrenin bir parçasıdır. Evren mekanik zorunlulukların egemen olduğu bir yapıdır.İnsan, evrenin bir parçası olduğu için kaderide mekanik olarak gerçekleşir. Kadere karşıçıkılmaz ve kader değiştirilemez. Ağlamak,sızlamak, isyan etmek yerine kadere boyuneğmelidir. İnsan kaderine boyun eğdiğindemutlu olabilir.Katı ahlakçılığa dayanan bir temelde kurgulanan Stoa felsefesi gelişimini İlk Stoa, OrtaStoa ve Roma Stoası olmak üzere üç evredetamamlamıştır. Bu katı ahlakçılık Roma döneminde büyük ölçüde zevk ve sefa sürmeyedönüşmüştür. Gününü gün etmek en gözdeyaşam ilkesi haline gelmiştir. Stoacılar doğadaki her değişen nesnenin,canlı ve gelişmekte olduğuna inanırdı. Hervarlık, olgunluğundaki şeklini ve özelliklerinidaha başlangıçta belirleyen bir plana (kader)sahip bir tohumdan gelişmiştir. Böyle bir şekilveya plan, bir ruh veya özdür; bunun etkin halegetirilerek canlı tutulması, doğanın evrenselruhu  pneuma tarafından gerçekleştirilmektedir. Ruhların beden değiştirdiğine inanılan bugörüş, bir nesnenin özelliklerinin ölüm veya dirilme süreciyle bir diğerine geçebileceği kabulüne dayanır. Özellikle bu düşüncenin etkisiylesimyacılık yani daha özel bir ifadeyle soy olmayan metallerden soy metaller üretilebileceğidüşüncesi toplumda yaygınlaşmıştır.Benzer bir anlayış, özellikle de kadercilikEpikür felsefesinin de ana düşüncesini oluşturuyordu. Epiküros (MÖ 341270) tarafından geliştirilen ve var lık görüşü bakımından atomcubir bakış açısını benimsemiş olan Epikürcülük,ahlak konusunda hazcı bir görüş geliştirmiştir.Bu görüşe göre, insan yaşamının amacı mutluluktur, mutlu bir yaşamın başlangıcı da sonuda hazdır. Mutluluğu hazza eşitleyen Epikürcülüğe göre, haz her şeyden önce acının yokluğuyla belirlenir; öte yandan, tüm hazlar aynıdeğerde değildir. Hazları doğuran üç tür arzubulunur. Hem doğal hem de zorunlu olanlar(yemek, içmek), doğal ancak zorunlu olmayanlar (cinsellik), ne doğal ne de zo runlu olan hazlar (zenginlik ve lüks isteği). Bu arzular bedensel hazlara yol açar. Bedensel hazlara düşkünlük göstermek doğal ve doğru değildir, çünkübu hazlar hiçbir zaman tam olarak tatmin edilemez. İnsan hep daha çok şey isterse, sonunda hâlihazırdaki durumundan hoşnut suzlukduyup huzursuz olur. İnsanı mutlu kılan, makulve sade alışkanlık lardır. Bilge insanın ekmek vesudan oluşan öğünü, ona bir aşçının çok lezzetli yemeklerinden daha çok mutluluk verir.Zira bilge insan, yalnız ca az tüketmeyi değil,daha önemlisi, az şeyle yetinmeyi öğrenmiştir.O zaman gündelik yaşamı aşan bir gayret içinegirmek boşuna bir çaba olacaktır. Her şey mutlu olmak için yapılmalıdır.Bu felsefelerin bilimi teşvik etmeyeceğiortadadır. “Madem kader yazılmış, o zamankaderimizi nasıl öğrenebiliriz” düşüncesinintopluma egemen olmaya başlaması, giderekfal, sihir, büyü gibi bilim dışı arayışların yaygınlaşması, bilimin devreden çıkması daha da dikkat çeken bir noktadır. Pratik yararı nedeniyleastroloji yani geleceğini öğrenme, değiştirilemeyecek olsa da kaderinden haberdar olmaisteği ve bir tarım toplumu olmanın da gereği olarak takvim çalışmaları astronomideki engözde çalışma alanı olmuştur.

Bilimin İçeriğinin Gelişme Olanağını Kaybetmesi

Grek dünyasında bilimin ulaştığı düzey,o dönem için ulaşılan son noktayı temsil ediyordu. Başka bir deyişle her bilim dalı kendi alanında bilim adına söylenecek her şeyisöylemişti. Durağanlığa veya gerilemeye yolaçmamak için yeni bir yaklaşım getirilmeliydi.Tam böyle bir dönemeçte Romalılar egemengüç oldu. Zaten bilime fayda açısından baktıklarından, bilimin içeriğini geliştirecek yeni yaklaşımlar üretilemedi. Grek dünyasında gelişmeolanaklarını yitirmiş olan bilime yeni bir çıkışnoktasının sağlanması gerekiyordu.Bilimin içeriğinin gelişme olanağını kaybetmesi ne demektir? Ünlü astronom ve geometrici Hipparkhos’tan önce açılar karşılarındakiyaylarla ölçülüyordu. Hipparkhos ise yeni biryöntem geliştirerek, açıların karşılarındakikirişlerle ölçülmesini sağladı. Bu yaklaşımla,geometride kirişler toplamı, kirişler farkı hesaplamalarının yapılması gibi birçok ilerlemesağlandı. Hipparkhos aynı zamanda bu konuda söylenecek her şeyi de söylemişti. Eğergeometride yeni bir gelişme kaydedilecekse,yeni bir problem alanı belirlenmeli ve yeni yaklaşım geliştirilmelidir. Bu gelişme ancak İslamdünyasında sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjanthesaplamalarının geliştirilmesiyle gerçekleştirilebildi. Romalılar böyle bir kuramsal yeniliğigerçekleştiremedikleri için, varlığı matematikle anlamak anlamına gelen niceliksel düşünceyeteneğinden yoksun kaldılar. Bu durum ençok matematiksel bilimlerde varlık gösterememelerine yol açtı. Dolayısıyla Grekler saf geometri alanında çalışırken, Romalılar basit aritmetik ve ölçme etkinliğinin ötesine geçemedi.Giderek düzeyi düşen bir diğer disiplin deastronomiydi. Astronomi alanında RodosluGeminus (MÖ 1. yüzyıl) evrenle ilgili bir astronomik sistemin, fiziksel gerçeğin gösterimiolmaktan çok matematiksel bir kolaylık aracıolduğunu ileri sürdü. Ona göre astronomlarınişi, doğası gereği neyin hareketsiz olduğunu,hareketli nesnelerin ne cins olduğunu görmekdeğil, hareket eden ve etmeyen nesneler hakkında varsayımlar oluştururken, hangi varsayımın gökteki olaylarla uyum içinde olduğunudikkate almaktı. Bu dönemin sonlarına doğruastronomi teolojik bir boyut kazandı.Hıristiyanlığın yükselişi ile Dünya’nın düzolduğunu savunan eski düşünce yenidencanlandı. Böyle bir bakış, evreni genel çizgileriyle kutsal kitabın muhafazasına benzetenKilise’ye cazip geliyordu. Dünya’nın düz olduğu düşüncesi, öncelikle Suriye kilisesi ve özellikle de Kudüslü rahip Cyril (ölümü MS 360) veTarsus Metropoliti Diodorus (ölümü MS 394)tarafından desteklendi. Özellikle DiodorusGreklerin Dünya sistemini din karşıtı olarakilan etti. Nihayet Aristoteles (MÖ 384322) vePtolemaios’un (MS 90168) evren sistemleribirer Hıristiyan teolojisi haline getirildi. Buna göre, evren dokuz ortakmerkezliküreden oluşur. Bunlardan birincisi Ay’ı, ikincisi Merkür’ü, üçüncüsü Venüs’ü, dördüncüsüGüneş’i, beşincisi Mars’ı, altıncısı Jüpiter’i, yedincisi Satürn’ü, sekizincisi sabit yıldızları taşır.Dokuzuncu ve son küre ilk hareket ettiricidir(Primum Mobile). Ayrıca her kürenin de hareketettiricisi olduğu kabul edilmekteydi. Bu düşüncenin ardından hareket ettiricilerin aslında kutsal kitapta sözü edilen çeşitli melekler olduğudüşüncesi geldi. Bu hareket ettirici meleklertoplam dokuz aşamalı bir hiyerarşi içinde üçerüçer üç gruba ayrıldı. Birinci grupta Serafim, Çerubim ve Thron, ikinci grupta Dominion, Virtueve Power, üçüncü grupta ise Principal, Arcangels ve Angels yer almaktaydı. Buna göre Serafim Primum Mobile’yi, Çerubim sabit yıldızlarküresini, Angels de Ay küresini döndürüyordu.Bu hiyerarşik yapının üzerinde de Tanrı’nın yeraldığı onuncu küre vardı. Nasıl Kilise’de Patrik,onun Metropolitleri ve diğerleri belli bir sırayla aşağı doğru diziliyorsa, evren de benzer birdiziliş sergiliyordu. Böylece evren, en yetkinvarlıktan, Tanrı’dan başlayan ve Dünya’nınmerkezindeki cehennemde bulunan en aşağıvarlıklara kadar uzanan sürekli bir varlık zincirioluşturacak şekilde kurgulanmıştır.

Bilginin Kurumsallaşamaması

Bilimsel çalışma yapmak kadar, elde edilenbilgilerin kurumsallaşmasını ve bu yoldan toplumsallaşmasını sağlamak da önemlidir. Eğerbir ülkede bilim üretiliyor, ama bilimin sonuçları topluma yansıtılmıyorsa, orada bilimseletkinlik bir süre sonra toplumsal gelişmedebelirleyici olamaz. Toplum, bilimin sonuçlarıylaheyecanlandırılmadığı sürece gelecek kuşaklarbilime yatkınlık kazanamaz. Araştırma duygusu, sorgulayıcı bakış yerleşemez. Roma’da geniş halk kitlelerinin bilimsel çalışmalarla temasetmesini sağlayacak, bilgiyi yaygınlaştıracakokulların olmaması bilimsel etkinliğin toplumsal boyutunun yok olmasına neden olmuştur.Grekler tarihe geçen ünlü Akademi ve Liseile bilgiyi gelecek kuşaklara aktarıyordu. Ayrıcamüze, kütüphane ve hastaneler de eğitim vearaştırma kurumu olarak kullanılıyordu. Romalıların ise böyle bir kaygısının olmadığı anlaşılıyor.

Deneysel Yöntemin Keşfedilememiş Olması

Romalılar, Greklerin bilimde kuram iledeney arasında sınırlı ölçüde sağladığı birliği özümsemeyi de başaramadı. ÖrneğinGreklerin tıp öğretiminde teşrih uygulaması, Roma’da hiçbir zaman kök salmadı. Bilim tarihçilerince deneysel yöntemin keşfedilememesi olarak değerlendirilen bu durum, giderek Romalıların yeni bilgiler üretmekten çok,Grek biliminin sağladığı içeriği almakla yetinmesine yol açtı. Bu nedenle, İnsan, Doğave Evren üzerine yapılan çalışmalar olgusalaraştırma ürünü yeni bilgiler olmaktan çok,salt felsefi spekülasyona dayalı veya rasyonel temelden yoksun, metafiziksel söylenceürünleriydi. Lucretius’un (MÖ 9955) Nesnelerin Doğası Üzerine adlı eseriyle Plinius’un (MS2379) Doğa Tarihi adlı çalışması bu durumunen güzel örnekleridir. Okumaya aşırı düşkünlüğüyle tanınan Plinius, hiçbir deneysel araştırmaya dayanmayan, okuduğu kitaplardanderleyerek yazdığı eserini, doğru ve yanlışbilgileri ayırt etmeden oluşturmuştur. Yaklaşık iki bin eski kitaptan topladığı bilgilerikapsayan kitapta, okuduğu her şeyi, örneğinaslan ve kartalın yanı sıra tek boynuzlu atı veanka kuşunu da kaydetmiştir. Plinius’un eserinde belirgin olarak vurguladığı düşünce,var olan her şeyin insanın amaçlarına hizmetetmek için var olduğudur.

Grek Bilim Anlayışını Yadırgama

Grek kültürünün her bakımdan gelişmişliğini duyumsayan Cato (MÖ 234149) ve Varro(MÖ 11627) gibi Romalı entelektüeller, Grek bilimine tepki göstermekten de geri durmadı.Hatta Cato, Romalıların tıp ve ziraat alanındaGreklerden üstün olduğunu göstermek amacıyla bir eser de yazdı. Verdiği bilgilerin çoğu,sihir ve büyü formüllerinden oluşuyordu vedoktorsuz da sağlıklı olunabileceği gibi anlamsız bir düşünceyi savunuyordu.Cato gibi bir ansiklopedist olan Varro daDisiplin adını verdiği bir çalışma kaleme aldı.Bu kitabında bilimleri sınıflandıran Varro, dokuz ayrı disiplinden söz eder. Bunlar gramer,retorik, diyalektik, aritmetik, geometri, astronomi, müzik, mimarlık ve tıptır. Uzun yıllareğitimin temel unsurları olarak okutulan budisiplinlerden mimarlık ve tıp Cassiodorus(490585) tarafından öğrenilecek disiplinlerlistesinden çıkarılmıştır. Geriye kalan yedi disiplin ise uzun süre yedi özgür sanat (ArtesLiberales Septem) adı altında Ortaçağ eğitiminin temelini oluşturacaktır.Romalıların Grek biliminin bütün içeriğinialdıkları da söylenemez. Örneğin, matematiksel bilimlerin onlar için bir çekiciliği olmamıştır. Romalılardan önemli bir matematikçi veastronom çıkmadığı gibi, dikkate alınabilecek sadece tek bir coğrafyacıları vardır. O da Eratosthenes coğrafyasının niteliksel özelliklerinibenimseyen Pomponius Mela’dır (MS 43’ler).Onu izleyen Latin coğrafyası belirli bir düşüşgöstermiştir, Sevillalı İsidore (MS 570636) bilinen Dünya’yı, T ile bölünmüş bir daire olarakgöstermiştir; öyle ki Asya bir yarım daire, Avrupa ve Afrika ise dörtte bir dairedir.Sağlayacağı fayda nedeniyle, Romalılar tarafından en çok benimsenen disiplin tıp oldu.Tıp konularını öğreten ilk bilgin de Roma’dabir tıp okulu kuran Grek asıllı Asclepiades’dir(ölümü MÖ 40). Asclepiades’in öğrencisi olanCelcus (MS 1. yüzyıl) ise Grek kaynaklarını iyibir şekilde sınıflayan, Tıp Konuları Üzerine adlıbir eser yazdı. Tıp eğitimi, giderek ordu cerrahlarının yetiştirilmesi amacıyla genişletildi,tıp eğitimi verenler devlet tarafından maaşabağlandı ve eyaletlerde tıp merkezleri açıldı.Ancak İtalya’daki seçkin hekimler, bir süresonra el işini aşağı gördüklerinden önce hastalar için gerekli olan el hizmetlerini esirlerebırakmaya ve mimarların yaptığı gibi sadeceyapılan işe nezaret etmeğe başladılar. Sonrada diğer hekimler, para ve itibar konusundakitaleplerinden vazgeçmeksizin, mesleklerininhoş olmayan görevlerini yapmamaya başladıve hastalar için yiyecek hazırlama ve pişirmeişini hastabakıcılara, ilaç yapma işini eczacılara ve el hizmetlerini de berberlere devrettiler.MS 5. yüzyıla gelindiğinde zirveye ulaşanbu bilim dışı tutumlar sonucunda, Roma İmparatorluğu çöküp parçalandı ve entelektüelyaşam da gittikçe geriledi. MS 6. yüzyıldanitibaren Batı’da artık karanlık başlamıştı bile.

Bir önceki yazımız olan Cem Sultan hadisesinin Osmanlı'ya ve Avrupalılara ne tesiri oldu? başlıklı makalemizde cem sultan ve II.Beyazıd hakkında bilgiler verilmektedir.